15.8.07

Yavuz Çetin Anısına



Yavuz Çetin (Altın Çocuk) (1970-2001)

1970 yılında Samsun'da doğdu. Babası Erdan Çetin'in gazeteci olması nedeniyle çocukluğu Türkiye'nin çeşitli şehirlerinde geçti.

14 yaşından itibaren Hasan Cihat Örter'den blues ve rockt gitar dersleri almaya başladı. 1985 yılında akustik gitar çalmaya başladı. Daha sonra elektro gitar ile tanışır. Ortaöğrenimini İstanbul Haydarpaşa Lisesi'nde tamamladı. Lisedeki okul arkadaşı olan Ercan Saatçi ile yaptıkları I Will Cry adlı şarkı ile Hey dergisinin yarışmasını kazandı. Marmara Üniversitesi Müzik bölümünü kazandı.

19981yılında İstanbul'da arkadaşları Batu Mutlugil, Kerim Çaplı ve Sunay Özgür ile Blue Blues Band adlı grubu kurdu. 1996 yılından ölünceye kadar Mazhar Fuat Özkan'ın gitaristliğini yaptı. Mazhar Fuat Özkan ile birlikte turnelere katıldı, konserlere çıktı. Teoman, Kıraç, Sibel Tüzün, Soner Arıca, Göksel ve Acil Servis gibi sanatçı ve grupların da bazı albümlerinde katkıları oldu. Göksel'in Sabır adlı parçasında Türkiye'de ilk defa talkbox kullanan gitaristi oldu.

1997 yılında Ercan Saatçi prodüktörlüğünde çıkarttığı "İlk" adlı albümünü piyasaya sürdü albümün dağıtımında ve dinleyiciye ulaşmasında yaşanan problemler albümün hakettiği ilgiyi görmesini engelledi. Bu arada eşinden ayrılmasına, geçirdiği depresyona, şehir hayatının yorucu temposuna daha fazla dayanamadı ve 15 Ağustos 2001 tarihinde İstanbul Bogaziçi Köprüsünden atlayarak hayatına son verdi. Ölmeden önce kayıtlarını tamamladığı "Satılık" adlı albümü ölümünden sonra piyasaya sürüldü.

Probaganda filminin sondtrack albümünde de Erkan Oğur'la Dünya isimli parçayı beraber çaldılar.

Ayrıca 2002 yılında İlk albümü, "I Will Cry Again" ve "Dünya" şarkıları Ercan Saatçi tarafından eklenerek tekrar piyasaya sürüldü

Link

just a perfect day



Pazar günleri... Bir tembelin en kutsal günü olsa gerek. Tanrısal bir güçle herşeyi yok edip yeniden yapabilirmişçesine; firari bir ruhun her an özlemini çektiği devri alem hayalini gerçeştirebiliceği, bir fatihin zaptedilemez denilen bir şehri alabileceği, ilkkez bisiklete binmekle aya ilk ayak basan olma düşünün gerçeklebileceği bir saflık ve istekle yapabilecekken, bütün bunları yapabilecek olmanın verdiği huzur, mutluluk ve pişkinlikle hiçbirşey yapmadan günü akşam etmek...

Belki E.Cansever'e inat bu sefer kıçımı kaldırıp, masaya dökülüşünü koymaktansa bir birayla bu kutsal günü vaftiz edercesine ve yolunda gitmeyen işler, rayına oturmayan hayat gibi mevsim normallerinin ne olduğunu unutan yaza inat, kendimi akşam sefası yapan çiçeklerle bir tutup, bahçemin ortasında tepemde atlas bir gece, yayınına kısa bir süre ara verilen belleğimle günümü ve hatta bütün ömrümü bugün gibi geçirebilirim...

Ve sanırım böyle bir güne adanabilecek en güzel şarkılardan biri bu olsa gerek...

11.8.07

Baba Zula - Bir Sana Bir de Bana



Videonun yüklenmesini bekleyin ve sonra en sevdiğiniz şeyi düşünün... Ve bu sefer birşey yapmak isterseniz.. Üşenmeyin, ertelemeyin... Hemen yapın...

Milan Kundera "Yavaşlık" romanında (Can Y., 1995)
"Sokakta yürüyen bir adam düşünün. Bir şey hatırlamak istiyor, ama hatıra uzaklaşıyor. O anda, kendiliğinden yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır".

Yani, "Hatırlamak için yavaşlar, unutmak için hızlanırız".

Kablumbağdır

Bir kablumbağnın yavaşlığına büründüm. Sanki en güçlü tütsü ve büyülerle kaplı kabuğum 10 ejderin zırhından bile daha sert. Ama bu içimin yumuşaklığını değiştirmiyor. Sadece ağır. Beni kendi ağırlığımca olduğum yerde hareketsiz bırakan bir tembellik sarhoşluğu. Zamanla nafile bir pazarlık ertelemek. Yazmayı erteliyorum, resim yapmayı, aklımdakileri erteliyorum, içimin yumusaklığına batan kırık cam parçalarını ve diğer ucu bende olmayan dikenleri etimin yumusaklığından çıkarmaya üşeniyorum. Yeni birşeyler bulup yapmaya üşeniyorum, belki sevmeye bile üşeniyorum. Bu liste o kadar uzun ki yazmaya üşeniyorum.

Belkide farketmeden bir kitap yazma ihtimalini arttıran uzun bir nadas zamanı bunların hepsi. Adı şimdiden hazır olsada, içindekilerinin nelere benzediğini bilebilsemde her tarafımı saran bu hastalık (üşengeçlik) büyüdükçe kabuğuma sığamayıp taşıncaya kadar birşey yapabilicekmişim gibi değil. Belki bu tam anlamıyla yeni bir kabuğa olan ihtiyacın ertelenemez zorunluluğudur. İcimdeki yumuşaklığın sertleşsiyle olucak olan süregiden bir şartlı refleks.

Ama salyangozların kesintili kabuklarının şekli gibi biraz belirsiz. İnsan kabuğunu dıştan içe mi örer yoksa içten dışa doğru mu?

1.3.07

Kör-Sağır-Dilsiz


Çok şey yazmak isterdim. Öylesine birikti ki içimde sustuklarım, ben sadece söyleniyorum kendi kendime. İşte tam da o bahsettiğim içimizdekilerin gürültüsünde kayboluyor sesim. İnsan kendi sesini duyamacak kadar sağırlaşır mı? Failleri belli bir cinayeti örtpas ediyor sessizliğim. Şehrin kendisi suç mahali. Görgü tanıklarıysa sadece gölgeler, kör, sağır, dilsiz, bedensiz gölgeler. Tutuksuz yargılanıyor aşk, şartlı tahliye edildi umut. Ve yalnızlık ona kalan müebbet karanlık...

"Mutluluklar; bir ömür boyu acı çekmeye mahkum benliğimizin bedenini daha uzun yaşatabilmek için verdiği başı ve sonu belirsiz molalardır." Demişti...